Uzun zamandır birçok insanın içinde sessizce büyüyen bir duygu var: Eskisi gibi hissetmiyorum. Eskiden iyi gelen şeyler artık aynı etkiyi yaratmıyor. Bazı ortamlar yoruyor, bazı ilişkiler daraltıyor, bazı hayatlar ise artık insanın içine sığmıyor. Çünkü insan değişirken
önce dışarıdaki hayatı değil, iç dünyası değişiyor. Hayalleri değişiyor. Öncelikleri değişiyor. İlişki kurma biçimi değişiyor. Zihniyle, bedeniyle, çevresiyle olan bağı dönüşüyor. Ve çoğu zaman bu değişim önce sessiz başlıyor.

İnsan bir sabah uyanıp “Hayatımı değiştiriyorum” demiyor. Ama bazı şeylere tahammülü azalıyor. Daha fazla sessizlik istiyor. Daha gerçek ilişkiler arıyor. Kendine biraz daha yakın olmak istiyor. İşte tam bu dönemlerde beden de değişimi hissetmeye başlıyor. Ve bunu en çok nefeste görüyoruz. Çünkü nefes, insanın iç dünyasının aynası gibidir. İçeride sıkışmışlık varsa nefes daralır.

Sürekli kontrol etmeye çalışıyorsak nefes hızlanır. Kendimizden uzaklaştığımızda nefes yüzeyselleşir. Ama insan kendine yaklaşmaya başladığında, nefes de değişir. Daha derin olur. Daha sakin akar. Sanki beden uzun zamandır tuttuğu bir şeyi bırakmaya başlar. Belki de bu yüzden hayatımızdaki en büyük dönüşümler önce nefeste hissedilir. Çünkü insan değişirken sadece düşünceleri değil, sinir sistemi de değişir. Bedeni de değişir. Hayata verdiği içsel cevap değişir. Ve bir noktada insan dönüp kendine şu soruyu sorar:
“Ben hâlâ aynı hayatı mı istiyorum?” İşte bu soru bazen yeni bir hayatın ilk adımı olabilir. Çünkü dönüşüm çoğu zaman dışarıdan görünmez. Önce içeride başlar.
Bir nefeste, bir fark edişte, kendine ilk kez gerçekten yaklaştığın o anda…

Belki de değişim dediğimiz şey, başka biri olmak değil; kendine yabancılaştığın yerden geri dönmektir.