Türkiye’de milyonlarca insan aynı duygunun etrafında yaşıyor artık: yetişme telaşı. Özellikle sınav dönemleri yaklaştığında şehirlerin havası bile değişiyor. Evlerde televizyon sesleri kısılıyor, gençlerin odalarında gece lambaları daha uzun süre yanıyor, kahve kupaları masalarda birikiyor. Çünkü bir süredir bu ülkede sadece ders çalışılmıyor; gelecek kurulmaya çalışılıyor.
12 Haziran’da yapılacak LGS’ye hazırlanan çocukların çoğu henüz hayatın ne olduğunu bile tam anlamıyla keşfedemeden büyük bir yarışın içine giriyor. Daha çocuk yaşta “iyi lise”, “iyi gelecek”, “iyi hayat” cümlelerinin ağırlığını taşımaya başlıyorlar. Oysa bir çocuğun omzunda olması gereken şey bir okul çantasıdır; koskoca bir gelecek kaygısı değil.
Benzer bir yükü YKS’ye hazırlanan gençler de taşıyor. Belki de hayatlarının en yorucu dönemlerinden geçiyorlar. Aylarca, hatta yıllarca süren çalışmalar… Çözülen binlerce soru, ertelenen sosyal hayatlar, geç uyunan geceler, “ya kazanamazsam” korkusuyla başlayan sabahlar… Sınav yaklaştıkça sadece heyecan artmıyor; insanların kendilerine yüklediği anlam da ağırlaşıyor. Çünkü birçok genç için bu sınav yalnızca üniversiteye giriş değil, aynı zamanda ailesini gururlandırma, ekonomik zorluklardan kurtulma ve kendini kanıtlama mücadelesine dönüşüyor.
Üstelik mesele artık sadece öğrencilerle sınırlı değil. ALES’e hazırlanan bir üniversite mezunu akademik hayatını sürdürebilmek için yeniden aynı stresin içine giriyor. AGS gibi sınavlara hazırlanan adaylar ise meslek sahibi olabilmek için aylarını masa başında geçiriyor. İnsanlar yıllarca emek veriyor, çalışıyor, fedakârlık yapıyor ama sonunda hayatları birkaç saatlik sınavların sonucuna göre değerlendiriliyor.
Belki de asıl yorucu olan sınavın kendisi değil; insanların değerinin puanlarla ölçülmeye başlanmasıdır. Çünkü bu sistemde gençler bazen bir net eksik yaptığında yalnızca soru kaybetmiş gibi hissetmiyor, sanki hayatı kaçırmış gibi hissediyor. Oysa hiçbir optik form bir insanın karakterini, vicdanını, yeteneğini ya da hayallerini ölçemez.
Bugün birçok öğrenci sadece ders çalışmıyor. Aynı zamanda kaygıyla baş etmeye çalışıyor. Sosyal medyada başkalarının başarılarını görüp kendi emeğini küçümsüyor. Ailesinin beklentisini karşılayamamaktan korkuyor. Geleceğini düşünmekten bugünü yaşayamıyor. Gençliğini yaşayacağı yaşlarda sürekli “gelecekte ne olacağım” sorusunun ağırlığı altında eziliyor.
Elbette sınavlar tamamen önemsiz değildir. İnsan hayatında emek vermenin, disiplinin ve hedef sahibi olmanın değeri büyüktür. Ancak bir insanın bütün hayatını tek bir güne, tek bir sonuca ve birkaç rakama sığdırmaya çalışmak da büyük bir haksızlıktır.
Belki artık biraz durup şunu hatırlamamız gerekiyor: Başarılı olmak yalnızca yüksek puan almak değildir. Bazen pes etmeden devam edebilmek, bazen yeniden ayağa kalkabilmek, bazen de bütün baskılara rağmen kendini kaybetmemektir başarı.
Çünkü hayat, bir sınav sonucundan çok daha büyüktür. Ve hiçbir genç, birkaç saatlik bir sınav yüzünden kendi değerinden şüphe edecek kadar yalnız bırakılmamalıdır.