Türkiye’de toplu taşıma yalnızca bir yerden bir yere gitme aracı değildir; aynı zamanda toplumun gündelik halinin en çıplak görüldüğü alanlardan biridir. Sabah işe yetişmeye çalışanlar, okula giden öğrenciler, akşam yorgunluğuyla evine dönmeye çalışan insanlar… Hepsi aynı aracın içinde, aynı kalabalığın içinde bir araya gelir. Ancak bu ortaklık çoğu zaman bir “birlik” değil, bir “tahammül sınavına” dönüşür.

Otobüs kapısı açıldığı anda başlayan acele, adeta görünmez bir yarışa dönüşür. Önce binmek, önce oturmak, en iyi yeri kapmak… Bu telaşın içinde en temel şey gözden kaçar: orada sadece biz yokuz. Yaşlısı var, hamilesi var, engellisi var, yorgunu var. Ama çoğu zaman herkes sadece kendi yorgunluğunu hisseder, başkasınınkini görmezden gelir.

Asıl mesele sadece koltuk meselesi değildir. Sorun, birbirini fark etmeme halinin giderek normalleşmesidir. Yan koltukta yüksek sesle telefonla konuşan biri, kulaklık olmadan video izleyen bir genç, kapı önünde durup inip binmeyi zorlaştıran yolcular… Bunların her biri tek tek küçük gibi görünür ama bir araya geldiğinde ortak yaşam kültürünü yoran büyük bir tabloya dönüşür.

Bunu bir sabah işe giderken daha net hissetmiştim. Metrobüs neredeyse nefes alınmayacak kadar doluydu. Bir durakta kapı açıldığında içeri yeni yolcular bindi, tam o sırada önümde duran genç hızla kalkıp çantasını kapıya doğru çekti ve boşalan koltuğa neredeyse kimse fark etmeden oturdu. Aynı anda kapının yanında ayakta kalan yaşlı bir kadın tutunacak yer bulmaya çalışıyordu. Kalabalığın içinde dengesini korumakta zorlanıyordu; birkaç saniye sonra bir sarsıntıyla dengesini kaybedip yere düştü. O an araç içinde kısa bir sessizlik oldu; kimse kadına yardım etmedi, yer vermedi. (Bir an düşündüm, toplum olarak nereye gidiyoruz, neden bu kadar bencilleştik?) Ama ardından yine herkes kendi düzenine döndü. Kimsenin gerçekten durup bakmadığı, konuşmadığı o an, insanın içine ağır bir duygu bırakıyor: sanki bir şey olmuş ama hiçbir şey olmamış gibi.

Toplu taşıma aslında bir aynadır. Çünkü burada kimse kimseyi seçmez; herkes aynı kurala tabidir. Tam da bu yüzden orada sergilenen davranışlar, bir ülkenin gündelik nezaketini ve saygı kültürünü doğrudan gösterir. Ve ne yazık ki bu aynaya baktığımızda, çoğu zaman yüzümüzü rahatça çeviremiyoruz.

Belki de en düşündürücü olan şey, “saygı”nın artık bir refleks değil, hatırlatılması gereken bir kural haline gelmiş olmasıdır. Oysa saygı, yazılı bir kural olmadan da yaşanması gereken bir şeydir. Birine yer vermek, sesini kısmak, başkasının alanına dikkat etmek… Bunlar büyük erdemler değil, birlikte yaşamanın en temel gereklilikleridir.

Bugün toplu taşımada yaşanan sorun sadece ulaşım sorunu değildir. Bu, aynı zamanda birlikte yaşama kültürünün sınandığı bir alan haline gelmiştir. Ve bu sınav her gün, her durakta, her kapı açılışında yeniden karşımıza çıkar.