Bu topraklarda acılar, haber bültenlerinin süresi kadar yaşıyor.
Bir gün önce sokaklarda yankılanan öfke, ertesi gün yeni bir gündemin gölgesinde sönüyor.
Bir annenin mezar başındaki feryadı, iki gün sonra bir magazin haberinin gürültüsünde kayboluyor.
Ve biz buna “normal” diyoruz.
Unutmak, bizde bir savunma mekanizması değil; bir alışkanlık.
Oysa hafızasız toplum, tekrar eden felaketlerin garantisidir.
Bir acıyı unuttuğun an, onu yeniden yaşamanın davetiyesini çıkarırsın.
Ve biz, bunu defalarca yaptık.
Kadın cinayetleri, çocuk istismarları, adaletsizlikler…
Her biri yaşandığında “Artık yeter” dedik, ama o “yeter” kelimesi, günler sonra kendi anlamını yitirdi.
Bir daha asla dememiz gereken yerde, bir kez daha sustuk.
Sustukça sınır çizgimiz silindi,
Silindikçe kötülüğün adımları daha cesur oldu.
Ve Gazze…
Sadece bir şehir değil; insanlığın başına geleceklerin fragmanı.
Orada olan biten, yalnızca oradakilerin sınavı değil — hepimizin sınavıydı.
Çünkü bu bir savaş değil, insanlığın vicdan testiydi.
Kim ne tepki verdi, kim sessiz kaldı, kim unuttu;
dünya, bu tepkileri kaydetti.
Ve bu kayıtlar, gelecekte hangi kötülüğün hangi gerekçeyle meşrulaştırılacağını belirleyecek.
Sessizlik burada da en yüksek gürültüydü.
Zalime “devam et” diyen görünmez bir dil…
Ve biz, bu dili konuşmaya alıştırıldık.
Bizden önceki nesiller, yaşadıklarını mezar taşına kazıdı.
Biz ise acılarımızı bir sosyal medya akışına sıkıştırıp geçiyoruz.
Oysa unutmamak, sadece hatırlamak değildir;
Unutmamak, yüzleşmek demektir.
O yüzleşme olmadan ne adalet gelir, ne de gelecek güvenle inşa edilir.
“Bir halkı yok etmek istiyorsanız, önce hafızasını alın.”
— Milan Kundera
Belki de en büyük devrim, hatırlamaya cesaret etmekte saklı.
Hatırlamak, bazen yara kabuğunu kaldırmak gibidir, acıtır…
Ama iyileşme, o yaranın içini görmeden başlamaz.
Biz ya bu sessizlikten uyanacağız…
Ya da sessizlik, bizi tarihten tamamen silecek.