ABD ve İsrail’in bir ayı geçkin süredir İran’a başlattıkları saldırıların ardından Hürmüz Boğazı’nda gemi trafiğinin fiilen durma noktasına gelmesi, özellikle Avrupa’nın yeni bir enerji krizi endişesini güçlendirirken bunun yanı sıra Asya ülkeleri başta olmak üzere küresel enerji arzında da ciddi bir krizi tetiklemiş oldu. Deniz yoluyla taşınan petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) sevkiyatının yaklaşık yüzde 20’sinin yapıldığı bu kritik hat üzerindeki aksama yani boğazdaki geçişlerin durması özellikle enerji ihtiyacını büyük ölçüde buradan karşılayan Asya ülkeleri başta olmak üzere mali yapısı zayıf ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini ciddi anlamda olumsuz yönde etkilemiş durumda.
Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan sevkiyat büyük ölçekte Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore olmak üzere Asya ülkelerine ulaşıyordu ve bu ülkeler Ukrayna ve Rusya arasında yaşanan savaş sonrasında Avrupa ülkelerinin petrol ve doğal gaz ithalatına olan bağımlılıkları sonucu yaşamış oldukları krizlerin benzerini yaşamaya başlayan ülkeler arasına girdiler. Tabi bu süreçte mali yapısı güven vermeyen ülkeleri ciddi anlamda bir enflasyonist sürecin beklediğini de söylemek mümkün.
Son günlerdeki gelişmelere baktığımız da birçok ülkede hükümetler yakıt tasarrufu sağlamak amacıyla mesai saatlerini kısalttı, uzaktan çalışma düzenine geçti ve üniversiteleri erken tatil ettiler. Bunun yanı sıra doğu Asya ülkelerinden Filipinler yakıt rezervlerinin 45 gün yeteceğini açıklayarak “ulusal enerji acil durumu” ilan eden ilk ülke oldu. Ayrıca Tayvan yaklaşık 11 günlük LNG stokuna sahip olduğunu duyururken, Bangladeş için bu sürenin 9 ila 14 gün arasında olduğu belirtildi. Hindistan enerji tedarikini çeşitlendirmek amacıyla ithalat yaptığı ülke sayısını 27’den 41’e çıkardı. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ise 9 Mart'ta açıkladığı acil durum planları kapsamında, devlet dairelerinde dört gün çalışılacağını ve okullar ile üniversitelerin iki hafta boyunca kapalı kalacağını duyurdu. Pakistan ile birlikte krizden etkilenen birçok Asya ülkesi enerji talebini azaltmak amacıyla Kovid-19 salgını dönemindeki tedbirleri hatırlatan evden çalışma ve eğitime ara verilmesi gibi yöntemlere yönelmeye başladı. Bu da Ortadoğu’da süregelen “savaşın pandemi etkisi” olarak karşımıza çıkmaktadır.
Tabi bölgemizde süregelen savaşın ülkemize etkisine bakacak olursak öncelikle savaşın ve beraberinde meydana gelen krizin etkisinin yalnızca petrol fiyatlarıyla sınırlı olmayacağını; sanayi girdilerinden gübre piyasasına, lojistik maliyetlerinden enerji faturalarına kadar uzanan geniş bir etki alanı oluşturabileceğinden bahsederek söze başlamak mümkün. Misal; körfez ülkeleriyle ticaret ilişkimize baktığımızda özellikle alüminyum ve petrokimya ham maddeleri öne çıkıyor. Dolayısı ile sanayi üretiminin temel girdileri açısından bunu değerlendirdiğimizde özellikle lojistik ve hammadde girdisi noktasında ciddi krizlerle baş başa kalabileceğimizi öngörebiliriz. Bunun yanı sıra yapılan araştırmalara göre körfez ülkelerinin Türkiye’nin azotlu gübre ithalatındaki payı yüzde 15 ile 25 arasında değişiyor. Azotlu gübrenin kullanım alanlarına baktığımızda bu noktada gübre maliyetlerinin artması, buğday, mısır ve ayçiçeği gibi ürünlerin üretim maliyetlerinin artmasına da sebebiyet verecektir. Ayrıca bölgede deniz taşımacılığında meydana gelecek krizin mali etkisi ile dış ticaret maliyetinde meydana gelecek artış özellikle tekstil, otomotiv yan sanayisi, makine ve beyaz eşya gibi çeşitli sektörlerin de negatif yönde etkilenmesine sebep verecektir.
Tüm bu etkilerin neticesinde geçtiğimiz günlerde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanımız Sn. Alparslan Bayraktar’ın yapmış olduğu açıklamalara bakacak olursak ülkemizin Hürmüz Boğazı'ndaki enerji akışına bağımlılığı yüzde 10 ile yönetilebilir seviyede. Yani enerji altyapımız ve bugüne kadar devletimiz tarafından izlenilen çeşitlendirme politikasının bizi şu anda güvenli limanda tuttuğunu ve tutacağını ayrıca da enerji noktasında farklı tedarikçilere sahip olmamız dolayısı ile enerji arz güvenliği noktasında da bir sorunumuzun olmayacağını söyleyebiliriz. Bizi şu noktada ilgilendiren en önemli meselelerden biri de bence bölgemizde süregelen savaşla birlikte yakılmak istenen fitne ateşidir.
MİT Başkanı Sn. İbrahim Kalın’ın da STRATCOM Zirvesi’nde ifade ettikleri gibi bu savaşın hesaplanan sonuçlarından bir tanesi de sadece İran'ın nükleer kapasitesinin ortadan kaldırılması değil bundan çok daha tehlikeli olarak bölgenin kurucu asli unsurları olan Türkler, Kürtler, Araplar ve Farslar arasında on yıllarca devam edecek bir kardeş savaşına, bir kan davasına zemin hazırlayacak adımların atılmasıdır. Dolayısı ile kardeş ülkeler olarak bölgemizde fitne ateşini yaymaya çalışanlara karşı da temkinli olmalı ve gerçek dostun ve düşmanın kim olduğu bilinci ile hareket etmeli; Türkler, Kürtler, Araplar ve Farslar arasında "kardeş kavgası" çıkarma derdinde olanlara karşı tam anlamı ile teyakkuz halinde olmalıyız.
Dileriz gerek bölgemizde gerekse de dünyada süregelen ve faturasını, çatışmaların tarafları kadar tüm insanlığın ödediği hukuksuz ve gereksiz bu savaşlar bir an evvel sona erer ve savaşların olmadığı insanların kendilerini ve geleceklerini emniyette hissettikleri barış ve huzur dolu bir dünyada yaşama imkânı buluruz. Selam, sevgi ve hürmetlerimle.