Halk ağzında “yalancı” psikiyatri biliminde “mitomani” diye tanımlanır. Bilimsel verilerle ilerleyelim ki, kimse alınmasın.
Yalansız konuşamayanlar da “mitoman” diye adlandırılır.
Neyse konuya doğrudan girelim.
Güncel bir konu, Antalya’da hayvanat bahçesinden kaçan aslanı alt ettiğini söyleyen kişi var ya işte ona “Aslanboğan” diyelim. Canını zor kurtarmış Aslanboğanımız, hastanede yatarken, aslanı boğazından tutup nasıl 10 metre uzağa fırlattığını anlatıyor. Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Özlenen Özkan da ziyaret ediyor ve dinledikten sonra, “Tam bir Karamurat gibi…” diye esprili karşılık veriyor.
Ne yapsın Özlenen Hoca, gülsün mü okumuş kadın… “Atıyorsun” da diyemez ama yalan söyleyeni anlayacak kapasitesi var.
Aslan öldürüldü. Yaşasaydı, “olay öyle değil, tam o sırada bir sonrası hamleyi hesapladım. Onun insan olduğunu fark ettim, bıraktım. Kahramanlık taslıyor” diyemezdi.
Basit bir olay bu. İşte hayatta pek çok insan bu halde. Geçmişte kalan olayları kafasında öyle şekillendiriyor ki, başka bir şeye evriliyor.
Hadi buna masum yalan diyelim. Ancak hayatımızı karartan yalanlar silsilesi… Ya onlar ne olacak?
Siyaseti “yalan” zannedip doğruyu unutan politikacıların yarattığı dünyada yaşamak…

GEÇMİŞTEN UTANÇ DUYMAK

Bolu Kartalkaya’daki otel yangınıyla ilgili duruşma başladı. Seyrine ilişkin bir şey söylemek doğru değil. Ancak ifade verenlerin sözleri, mahkeme salonu… Herkes yalan üzerine kurgularla çıkmış. Kimi hakikaten doğru söylüyor. “Benim böyle bir suçtan haberim yok. Benim görev ve yetkimle ilgisi yok, nasıl ve neyle suçluyorsunuz?” diye canhıraş kendini savunuyor. Gerçekten haklıyla haksızı yalan mı ayıracak? Yani kim kitabına uygun yalan uydurursa o masum mu olacak?
Basit bir olay ama hayatımızı şekillendiren sosyal medyadaki görünür hallerimiz içler acısı…
Görgüsüzlük, değerli görünmenin yolu haline geldi. Pahalı eşya, lüks sembolü araçlar, sahte ama marka kıyafetler sadece toplum içinde “var gibi” görünmenin, gerçeklerden daha değerli kabul edilmesi yüzündendir.
Gösterişe dayalı kültür ne yazık ki kültürümüzde var. Hep geçmişte muhafazakar ve mütevazı hayat yaşandığı hikayeleri anlatılır. Osmanlı’dan günümüze miras kalan bu şatafatlı hayata özlem bizi samimiyetten uzağa atıyor.
Gelişmiş medeni ülkelerde insanın ne kadar zengin olduğu, ne kadar kazandığı kimseyi ilgilendirmez. Kişinin nasıl bir insan olduğuna bakılır. Aslında bizim savunduğumuz ama asla hakikat kabuğunu kıramadığımız bir durum budur!

BÜYÜKLER BÜYÜK YALAN SÖYLER

Psikoloji, çocukların 6-7 yaşlarına kadar yalan söylemesinin normal hatta sağlıklı olduğunu savunur.
Ya sonra? Büyüdükçe büyüyen yalanlar; büyük tehlike!
İnsan niye yalan söyler? Sonuçları nedir? Nereye kadar gider?
Herkes eşine, dostuna, sevgilisine, iş arkadaşına, çocuğuna, annesi ve babasına… Herkes herkese yalan söylüyor. Hatta kurumlar, kuruluşlar da…
Yalanın sofistike / karmaşık bir yapısı var. Tek başına bir nedene bağlamak insan türünün tutarsızlığıyla çelişir.
İnsan, inanma ihtiyacı kadar yalan söyleyebiliyor.
Konuyu bilimsel bir makale havasına sokmadan kolay anlaşılır dille anlatayım. Güçlü hafıza sahipleri önünü sonunu düşünerek esaslı yalan üretebilir. Bunun için “gerçeğin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır” şeklinde anonim sözler üretilir.
Rus yazar Mihail Bulgakov, “Tanrı” diyor; “birisini cezalandıracağı zaman önce onun mantığını elinden alır.”
Sahi ne çok insan var, henüz yarım asrı tamamlamadan yarım akılla yaşayan. Hayatının her anına tanık olmadığımız için belki de hep öyleydi. Çocuk beyinli!
Yalan dünyada yalansız yaşayın!