Anasınıfı öğretmenliği, çoğu zaman eğitim basamaklarının en yanlış anlaşılan alanlarından biri. Çünkü bu kademede yapılan iş, sonuçtan çok süreç, üründen çok gelişim, görünenden çok iç dünyayla ilgilidir. Ne var ki sistem ve beklentiler, bu gerçeği görmezden gelmeye meyillidir.
Anasınıfı öğretmenlerinden çoğu zaman şunlar beklenir:
Gösteriler, panolar, süslemeler, etkinlik dosyaları, eve giden ürünler… Çocuğun o gün ne öğrendiğinden çok, ne gösterdiği önemsenir. Bu da öğretmeni pedagojik bir rehberden çok, dışarıya “çıktı” sunan bir üretici konumuna iter.
Oysa erken çocukluk eğitimi; sessiz ilerleyen, fark edilmesi zor ama etkisi çok güçlü bir alandır. Bir çocuğun beklemeyi öğrenmesi, bir materyalle yarım saat odaklanabilmesi, bir arkadaşına zarar vermeden sınır koyabilmesi pano ile ölçülemez.
Yurt dışındaki örneklere baktığımızda bu fark çok net görülür. Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde ana sınıflarında duvarlar boş olabilir, her gün sanat etkinliği yapılmayabilir. Montessori yaklaşımında olduğu gibi “serbest zaman”, sanıldığı gibi başıboşluk değildir; kontrollü, planlı ve gözleme dayalı bir süreçtir. Öğretmen ortamı hazırlar, çocuk seçer, öğretmen izler ve rehberlik eder.
Bizde ise serbest zaman çoğu zaman “çocuklar oynasın” noktasına indirgenir. Bunun nedeni öğretmenin yetersizliği değil; zaman, mekân, sınıf mevcudu ve beklentilerle kuşatılmış olmasıdır.
Anasınıfı öğretmenliği, en çok emek verilen ama en az mesleki otorite tanınan alanlardan biridir. Bu nedenle anasınıfını, diğer kademelerle aynı yerden değerlendirmek büyük bir haksızlıktır.