Beden, bizimle kelimelerle konuşmaz. O daha çok duyumlarla, sıkışmalarla, ağrılarla seslenir. Zihnimiz meşgulken, duygularımız bastırılmışken, beden konuşmaya devam eder. Çoğu zaman bu dili hemen anlamayız. Geçsin isteriz, yok olsun isteriz. Oysa bedenin derdi susturulmak değil, fark edilmektir. Hayatın temposu arttıkça, bedenle temasımız azalır. Daha hızlı düşünür, daha çok yapar, daha az hissederiz. Ve bu kopuş, bedende kendine yer bulur.
İşte tam burada bazı bölgeler daha çok yük taşımaya başlar. Bel ağrısı bazen yanlış bir hareketten değil, hayatta “her şeyi ben taşımalıyım” dediğimiz yüklerden gelir. Destek alamadığımızda, güvende hissetmediğimizde…
Omuzlar ise çoğu zaman başkalarına ait sorumlulukları taşıdığımız yerdir. “Ben hallederim” derken sertleşir, ağırlaşır. Boğaz bölgesi, kendini susturduğunda sinyal verir. Söylenemeyen sözler, bastırılan itirazlar, içinde kalan ifadeler burada düğümlenir. Farkındalığımızı kendini fark ettirmek isteyen yere verirsek bedenin nerede ve nasıl konuştuğunu fark etme davetini alabiliriz.
Nefes, iç dünyamız ile dışarıdaki dünyamız arasında sessiz bir köprü gibidir. Ne açıklamaya zorlar, ne de inkâr eder. Sadece temas eder. Nefesin, omuzlarına yayıldığını, boğazından serbestçe geçtiğini fark ettiğinde, beden “görüldüm” hissini yaşar. Bu iki dünya birlenir. Ve çoğu zaman ilk rahatlama tam da orada başlar.
Şubat ayı sevgi ve bağ kurma ayı dedik. Belki de bu ayın en az konuşulan ama en çok ihtiyaç duyulan bağı, bedenimizle kurduğumuz ilişkidir. Bedene saygı, onu mükemmel görmek değil; onu dinlemeye gönüllü olmaktır. Şefkat, ağrıyı hemen geçirmeye çalışmak değil; ne anlatmak istediğini merak etmektir.
Belki de bu ay kendine verebileceğin en güzel hediye şudur: Bedenine karşı biraz daha yumuşak olmak, nefesine biraz daha alan açmak ve kendinle kurduğun bu sessiz ilişkiye saygı duymak. Çünkü bedenine sevgiyle yaklaştığında, hayat da sana aynı yumuşaklıkla karşılık verir.