Otobüste, kafede, üniversite kampüsünde ya da bir iş görüşmesinin kapısında… Türkiye’de gençleri izlediğinizde ortak bir duygu hissediyorsunuz: yorulmuşluk.
Ama bu yorgunluk gece geç saatlere kadar çalışmaktan gelen bir yorgunluk değil. Bu, daha çok geleceği düşünmekten bitkin düşmüş bir kuşağın yorgunluğu.
Bugünün gençleri, belki de Türkiye tarihinde en çok eğitim alan kuşaklardan biri. Üniversiteler dolu, diplomalar çoğaldı, yüksek lisans yapanların sayısı arttı. Ama garip bir şekilde umut aynı hızla büyümedi.
Çünkü eğitim artık çoğu genç için bir kapıyı açmıyor, sadece kapının önünde bekleme süresini uzatıyor.
Bir genç düşünün. Yıllarca sınavlara hazırlanıyor, üniversite kazanıyor, mezun oluyor. Sonra ne oluyor? İş ilanlarına bakıyor, deneyim isteniyor. Deneyim kazanmak için işe girmek gerekiyor ama işe girmek için deneyim şart.
Bir döngünün içinde sıkışıp kalmış bir hayat.
Bu yüzden gençlerin konuşmalarına dikkat edin. Eskiden “hayalimdeki meslek” diye başlayan cümleler vardı. Şimdi daha çok şu soruyu duyuyorsunuz:
“En azından geçinebileceğim bir iş bulabilir miyim?”
Hayallerin küçülmesi, belki de en sessiz kırılmadır.
Bir başka gerçek daha var: Göç hayali.
Artık birçok genç başka bir ülkeyi sadece gezilecek bir yer olarak görmüyor. Orayı bir çıkış kapısı olarak düşünüyor. Çünkü bazen insanlar doğdukları yerde değil, umut buldukları yerde yaşamak ister.
Belki de sorun gençlerin umutsuz olması değil.
Belki de sorun, umut edecek sebeplerin her geçen gün biraz daha azalması.
Bir ülkenin geleceği, gençlerinin hayalleri kadar büyüktür.
Eğer bir nesil hayal kurmaktan vazgeçerse, o zaman asıl soru şudur:
Sorun gençlerde mi, yoksa onlara sunulan gelecekte mi?