“Herkes şöhret olmak istiyor, herkes isim olmak istiyor. Star olmak arzusu fazla. En zengin işadamları bile bir bakın neler yapıyorlar. Halbuki kenarda dursa, gazetede her gün çıkmasa tanınmaz. Ama Sakıp Sabancı’ya bakın, şöhret olmak için neler yapıyor? Zenginliği tatmin etmiyor onu. Gözükecek, halk tanıyacak. Onun yaptığı şeyleri ben yapmadım hayatımda komedyen olarak. Beni hiç kimse kovboy kıyafetiyle uçaktan inerken görmedi. Sakıp Bey, her denileni yapıyor”
Bu sözler Aydın Söke’deki Sarıkemer Mahallesi’nde 1988 yılında başrolünü oynadığı İnatçı filmiyle de hafızalarda önemli yer tutan ünlü sinema sanatçısı Kemal Sunal’a ait. Sunal, şöhret olma saplantısının nerelere evrildiğini o dönem ülkenin en zengin iş insanı özelinde çarpıcı bir dille özetliyor.
Aydın’ın sosyoekonomik seviyesine baktığımızdaysa TÜİK verilerine göre, bin 992 hane en üst seviyede yer alırken, toplamda 33 bin 568’siyse üst seviyede yer alıyor.
Dolayısıyla yaklaşık 1 milyon 200 bin insanın yaşadığı Aydın’ın kaderi de yarınlarda ne olur bunu zaman gösterecek ama şimdilik siyaseten bu sosyoekonomik seviyeye sahip olan toplamda sayıları 35 bini bulan hane tarafından belirleniyor.
Artık siyasi makamlar için adaylık süreçleri de bu veri setiyle birlikte ele aldığımızda bir hizmet yarışı olmaktan çıkmış durumda. Orta ve alt seviye gruplarından katılımın neredeyse en aza indirgendiği siyaset, bazı çevreler için ticari gücün devamlılığını sağlayan stratejik bir alan haline gelmiş vaziyette diyebiliriz.
Yani iş dünyasında ‘patron’ olanlar, bu gücü siyasetin karar mekanizmalarına taşımak için de artık adeta yarışıyor.
Dolayısıyla Aydın’da oligarşik bir tahakkümle kuşatılan siyasetteki kadrolara baktığımızdaysa; liyakatin yerini artık tamamen belli figürlere sadakatin yanı sıra finansal güç kriterlerinin aldığını da görüyoruz.
Siyasi partilerin genel merkezlerdeki yönetim kademeleri de halkın içinden gelen seslerden ziyade, gösterişi ve gücü önceleyen dar bir çevrenin etkisi altında olduğu için sokakta, pazarda, çarşıda gerçek sorunlarla mücadele eden vatandaşın sesiyse bu gürültü içinde kaybolup gidiyor diyebilirim.
Sunal’ın ifadesiyle “görünmek için her denileni yapanlar”, bugün sadece görünmekle kalmıyor, gerektiğinde her role bürünerek güç alanlarını daha da genişletiyor.
Sonuçta ortaya çıkan yapı net; Sermaye siyaseti besliyor, siyaset de sermayeyi büyütüyor. Bu karşılıklı ilişki, Aydın’ın gerçek potansiyelinin önüne de ciddi bir set çekiyor. Hatta daha açık söylemek gerekirse; iş gücü piyasasında dengeler bozulmasın, mevcut düzen sarsılmasın diye daha büyük yatırımcılar da şehre mesafeli tutuluyor.
Bu şehirde alınan bazı stratejik kararların dahi kamu yararından çok, belirli ekonomik dengeler gözetilerek birilerinin şirket karına göre şekillendiği yönündeki kanaat de artık güçlü bir toplumsal gözleme dönüşmüş durumdadır.
Yıllardır süregelen bu yapının, Aydın’ı büyüyen bir kent olmaktan uzaklaştırdığı da apaçık ortadır.
Bu nedenle şehir, dışa açılan bir merkez olmak yerine, belirli güç odaklarının etkisi altında kendi içine kapanan bir yapıya hapsolmuş vaziyette adeta sahipsizliğe gark olmuş desek abartmış da olmayız.
Bugün Aydın’da mesele yalnızca birilerinin şahsi zenginliğinin günden güne daha da artması değil, esasen gücün kimde toplandığıdır. Geldiğimiz noktada bu güç, her geçen gün daha dar bir çevrede yoğunlaşmaktadır.
Şu açıkça da ortadadır ki; Bu düzen değişmediği sürece Aydın büyümeyecek. Aksine, aynı isimlerin gölgesinde küçülmeye devam edecektir.
Bu nedenle bu şehirde artık tartışılması gereken şey de nettir; Aydın’da demokrasi değil, tam manasıyla bürokrasiden siyasete kadar etki alanını yıldan yıla daha da genişleten bir ‘Patronakrasi’ hüküm sürmektedir.